14 Şubat 2014 Cuma

Doğru ve Yalan

görsel: jessicadalrympleart    
****           
Hayat,
elinden geleni değil,
gerekeni yapanın elinden tutar.
Lüset Kohen Fins
*****
Dünya Öykü Günü ve Sevgililer Günü İçin:
BEKÇİ
Öykümüzü Mihail Zoşçenko'dan çevirdim. 1895-1958 yılları arasında yaşamış Zoşçenko, Sovyet edebiyatının en önemli gülmece yazarlarından biridir.
Öykünün adı Bekçi. 
*
Olayların geçtiği köy  Piskov yakınlarında bir köydü. 
Köyde "Mezar Taşlarının Aziz Nikolay'ı" adlı bir kilise vardı.
İşte "Mezar Taşlarının Aziz Nikolay'ı" adlı bu kilisenin Morozov adlı bir de bekçisi vardı. 
Piskovlular bu bekçinin en kötü biçimde sömürüldüğünü fark ettiler.
Sigortasız bir işçiydi bekçi, ne düzenli bir aylığı, ne de izin günü vardı. Arada bir üç ruble atıyorlardı önüne, onunla idare etmesini söylüyorlardı. 
Ama bekçinin yakındığı yoktu. Dini bütün bir ihtiyardı, her şeye katlanırdı; kilisede çalışmak da yüce bir şeydi üstelik. Kilise bekçisi olmak herhalde hoşuna gidiyordu; kutsal bir rahatlık içindeydi gönlü. Ama bütün bunlar onun sömürüldüğü gerçeğini değiştiremezdi. 

Bir gün üç Konsomol üyesi geldi Krivuşi köyüne. Bekçinin durumunu incelemek için gönderilmişlerdi; aylığını alıp almadığını araştıracaklardı. 
Delikanlılar köye gelir gelmez,
"İşler nasıl?" diye sordular bekçiye. "Sigortalı olmadığın için besbelli aylık alamıyorsun. Eğer almıyorsan, çalıştığın günler için birikmiş eski aylıklarını da isteyebilirsin." 
İhtiyar bu sözleri duyar duymaz pek heyecanlandı. 
"Pek anlayamadım. Yani kiliseden para isteyebilir miyim?" 
"Evet," diye cevap verdi delikanlılar. "Aradaki farkı isteyebilirsin. Sözgelişi, şimdi ayda beş ruble alıyorsan, beş rubleyle taban ücret arasındaki farkı isteyebilirsin." 
"Taban ücret ne kadar?" 
"On sekizle yirmi arası." 
"Üç yıllık farkı alabilir miyim?" 

Bu noktada bekçinin ruhu ikiye bölünüverdi. Bir kere, böyle bir parayı çok istiyordu. Ayda üç ruble aldığını bir söylese, işitilmedik bir servet girecekti cebine. Ama hoş değildi bu, ayıptı, dinsizlikti. Ağır bir darbe olurdu kiliseye. 
İhtiyar bekçinin bütün keyfi kaçtı, dişleriyle sakalını kemirmeye başladı. Bir şeyler mırıldanmaya, cebini yoklamaya koyuldu. 
Sonunda kazanan para oldu. 
"Evet," dedi. "Çektiklerim inkar edilemez. Aldığım aylık da ne aylık ya! Üç ruble
Komsomollar, "Biz bir dilekçe yazıp senin işini yürütürüz." 
İhtiyar, "Ne iyi olur," dedi. "Şunlardan şu parayı sızdırmalı. Üç yıl bedavadan bekledim kiliseyi. Hoş bir şey değil." 
Komsomollar şehre dönüp papaz aleyhine iki yüz seksen rublelik dava açtılar.
Ondan sonra olanları hiçbir kalem anlatamaz. Kavga, heyecan, şamata, karışıklık. 
Ama çaresi yoktu. Bekçi sigorta ettirilecek, birikmiş parası da taksitle ödenecekti. 
Bu olayın Yortu'dan hemen önce geçtiğini sözlerime ekleyeyim. 
Kilisenin en civcivli zamanıydı. Çanlar çalıyor, mumlar dikiliyor, günahlar çıkarılıyordu. Bir de bütün bunların yanı sıra bir gürültü, bir patırtı... 

Günah çıkarmalar sırasında Bekçi Morozov huzursuz bir kalple papazın yanına, günah çıkarmaya gitti. Kuyruğun sonunda yerini aldı. 
Onu gören papaz kafesin arkasından çıktı. 
"Morozov," dedi, "senin günahını çıkarmayacağım. Kilisemi soydun soğana çevirdin. Artık sen cennetlik değilsin." 
"Peder," dedi bekçi, "Sovyet yasalarına göre o iş bir devlet işiydi. Günah çıkarmak derseniz din işi. İkisini birbiriyle karıştırmayın, çünkü devlet işleriyle din işleri artık ayrılmıştır." 
"Defol!" dedi papaz. "Günahını çıkarmayacağım. Açtığın davadan vazgeçersen o zaman bir şeyler düşünürüz." 
İkisi de heyecanlanıp birbirlerini suçlamaya başladılar. 
"Peki," dedi bekçi, "çıkarmazsan çıkarma. Dünyadaki tek kilise bu değil ya!
Ben de başka kiliseye giderim. Günah çıkarmadan edemem.”

Atına atlayıp on altı kilometre yol gitti. 
Şimdi durum şöyle: Bekçi Morozov eski kilisesinde çalışıyor hala ama çalışırken din  düşündüğü yok. Istavroz bile çıkarmıyor; şapkası başında, kilisenin içinde dolanıp duruyor. Ama sıra dua etmeye geldi miydi, komşu kiliseye gidiyor. Dinini bırakmadan idare ediyor işte. 
Etsin bakalım. 
04.01.2003 Ülkü Tamer - (Kısaltıldı)
*
AŞK İZİN İSTEMEZ ( Erdal Atabek-Kırmızı Işıkta Yürümek )
14 Şubat Sevgililer Günü, ötekiler gibi bir zorunluluklar gününe dönüştü. 
Ne yazık ki ticarete dayalı yönlendirmeler bir armağan alma beklentisi ile armağan verme yükümlülüğü yarattı. İçtenlikten uzaklaşmış bir beklenti - zorunluluk döngüsüne sokuldu. "Keçiboynuzu pekmezli incir tatlısı" gibi karışımlar bu günden nelerin beklendiğini ortaya koyuyor. 
*
Aşk ne kutulara girer, ne etiket taşır, ne de  faturalarla açıklanır. Aşk bütün bunlardan başka, bunların çok dışında bir şeydir. Aşk, o güzelim duygu fırtınası kuralları, karşı çıkmaları dinlemez bile. Kimi zaman pat diye, kimi zaman yavaş yavaş gelir, dünyayı öyle bir değiştirir ki ... Yeşil, başka bir yeşil olur, kırmızı, başka bir kırmızı.
*
Aşk demokratiktir. Ne ırk ayrımı bilir, ne deri rengi. sınıf ayrılığını çiğner, sınır tanımaz, bakalım nereden mezun olmuş, demez. Aşk, insanın en insan yanına gelir yerleşir. İnsanı insan yapar. İnsanları birbirinden ayıran bütün yapaylıkları kaldırır.
*
Eski İspanyol haritacıların sevgilileri, harita çizilirken "Benim için ada çiz" derlermiş. İspanyol haritacı da sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada çizermiş. Eski İspanyol haritalarında böyle "sevgiliye armağan adacıklar" olurmuş. Sevgilisinden "haritada bir ada" isteyen İspanyol kadını ve ona ada armağan eden İspanyol haritacı gibi " Bu senin adan" demeyi unutuyoruz. Oysa herkesin bir adası olabilir. Denizler o kadar büyük ki...
*
Gelin yeniden başlayalım. Yaşamın, sevmenin, yapmanın en güzel armağan olduğunu bilerek. İnsan olmanın en güzel armağan olduğunu bilerek. Yeniden…
*****
SUYUN HAFIZASI
Israr etmez su
bir yol bulur
nasılsa

su direnmez
ateşle gelen
ateşle sınanmıştır
iflah olmaz
nasılsa

Suyun içinde gördüğün
dışarıdan yansır
suyun dışında aradığın
içindedir
nasılsa

bugün sürüngenlerin günü
yalnız çıkma sokağa
bu şehirde şaire ihtiyaç yok

bir kuklacıya da
nasılsa
Ertan Mısırlı

*****
DOĞRU VE YALAN
Bazı doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik - aristokrat düşüncenin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler, kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğruları bilirler, onların bilmesinden  bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmayanlara, kölelere sakın açmayın!... Öyledir kişioğlu: kendisi için ille birtakım ayrıcalıklar ister. 
Eskinin kibarlığı, aristokratlığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi.

Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi yani bütün kişileri kurtarmaya çalışmaktır. "Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun  anlamaması daha iyi olur." diyen kimse, öğrendiği anladığı doğrulara layık olmayan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: Bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu. Ancak kendisini düşünür, büyük görünmek için bir yol arar.

Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir.
Yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir.
Nurullah Ataç 
http://www.aymavisi.org/ dan alındı.

1 yorum:

gülsen VAROL dedi ki...

Sayfanı, bu beyaz berraklığı ve orijinal göz değmemiş yazılanları özlemişim sevgili Alizafer.